Keşkeler Şehri

 



Nehir'e benzer insan. Uzaktan bakınca durgundur. İçinde ne akıntılar vardır bilinmez. Biraz yaklaşmak hatta dokunmak lazım. Kaynağına gitmek gerek nehirlerin. Kaynaktan başlayarak yolculuk yapmalısınız onunla. Düz ovalarda kıvrım kıvrım akmalı, aşılmaz dağlarda coşmalı ve usulca denize dökülmelisiniz. Nehirlere bağrını açan toprakla konuşmalı, tortularla yoldaş olmalısınız. Yine de anlayamazsınız nehirleri… Tam olanla yarım olan bir midir? Bir olan ne bilsin zerreyi…

Yıllardır yazmak istediğim bir hikaye var. Bir türlü yazamıyorum. Bir türlü tamamlanmıyor. Tamamladığımı düşündüğüm noktada hep bir eksik. Ben bir eksik sen bir fazla. Nasıl eşitlenir bu denklem?  Kelimeler kış güneşi gibi. Kağıda akıyor ancak sönük ve hissiz. Oysa demir dağları eriten korlar gibi yanıyor yüreğim. Bu ateşten çıkan duman bu mu olmalıydı?

Keşkeler… Keşkeler… Keşkeler şehri olmuş yüreğimiz. Köşe başları, sokaklar, caddeler ve şehirler hep keşkelerle dolmuş. Yürüyen bir hayaletiz bu şehrin sokaklarında. Yarınlara dair umut yok. Herkes gölgesiyle konuşuyor. Ve dillerde tek muhabbet: “Keşke…”.  

Yığın yığın keşlerin üst üste geldiği surlar koruyor bu şehri. Gerçi çok düşmanı da yok. Akın akın gelenler hep mülteci. Savaştan kaçıyorlar. Bir çoğu her şeyini yitirmiş bir çoğu da efsunlu. Yüzlerde pişmanlıklar… Uzaklara dalan gözler… Aşk, ülkesinin mazlumları bunlar. Ancak sığındıkları şehir daha tehlikeli. Ölüm kokuyor bu şehir. Yaşayan ölülerin kokusu bu. Keşkelerin...

Tan yeri ağrırken keşkeler şehrinin surlarında yanık nameler yükseliyordu. Müziğin tınısı insan ruhunu okşuyor, ruhu bedenden alıp yedi kat semaya çıkarıyordu. Bu büyülü namelere kulak veren yolcu durdu. Ozan’a doğru yaklaştı. Bu güzel nameleri dinlemeliydi. Ozan Kopuzun tellerine her vurduğunda yüreğindeki karanlıklar aydınlığa çalıyordu. Çöllere yağmur yağıyor, solan çiçekler açıyor, bozkır yeşilleniyor ve ölüler hayat buluyordu.

Kendini müziğin ahengine kaptıran yolcu bitik bir halde kendinden geçmişti. Ozan, “Hoş geldin evlat” dedi ve ekledi “Yolculuk nereyedir?.  “Hoş bulduk. Keşkeler Şehrine gidiyorum “ dedi Yolcu.  “Dinle evlat! Oraya giren bir daha çıkamaz. Kör bir kuyuya benzer bu şehir. Delirtir insanı. Gören gözler görmez duyan kulaklar duymaz olur. De get yoluna!.. Unutma evlat; *‘Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun, inananlar için muhakkak bir Nuh'un Gemisi vardır’ “ dedi ozan.

Son kez vurdu Kopuzun teline Ozan ve dilinden şu Koşuk döküldü:

*“Üdik otı tutunup öpke yürek kagrulur
Özüm mening budursın otı anıng çaklanur

Köngli köyüp kanı kurıp ağzı açıp katgurar
Sızgurgalır üdikler essiz yüzi burkurar

Kizlep tutar sevüglüg adrış küni belgürer
Başlıg közüg yapsama yaşı anıng savrukar

Güneş doğmuş şehrin surları aydınlanmıştı. Ne yapmalıydı yolcu? Geri dönemezdi. Ozan’ın dediklerinden sonra Keşkeler Şehrine de giremezdi. Güneş’e döndü yüzünü. “Vira Bismillah” dedi. Şimdi yeni bir yolculuk zamanı zamanıydı. Sırtında aşktan başka yük yoktu. Arkasına bakmadan usulca yürüdü güneşin doğduğu ülkelere doğru. Ve dedi ki: “Gelir misin benimle Peri Kızı “…

 

Dipnot:

*Sezai Karakoç

Divan-ı Lügati't Türk


Not: Bu yazının tüm hakları fikirpusulasi.blogspot.com aittir. Tamamının veya bir kısmının izinsiz kullanılması yasaktır.

Görüş ve önerileriniz için;

Facebook: KatreDergisi


Yorumlar