Kimsesizler Mezarlığı

 



Bugün bir cenaze daha kalktı kalbimden. Bu kaçıncı cenazeydi? Bir mezarlık mıydı kalbim? Her giren ölmek zorunda mıydı? Yoksa mezarlık bekçisi miydim ben? Ölüleri mi bekliyordum? Bu kadar ölüm gören kalbim neden hala yaşıyordu? Lanetlenmiş miydi kalbim; “Her ölümden sonra tekrar dirileceksin” diyen bir cadı tarafından?

Her gecenin sabahına doğan bir güneş yok muydu? O zaman neden ben zifiri karanlıklardaydım? Nerde kalmıştı o güneş? Doğmayı mı unutmuştu... Ölümün soğukluğunu hissediyor ama ölmüyordum. Kimin için yaşıyordum? Yaşadığımı önemseyen var mıydı? Ne kadar değerliydi bir mezar bekçisinin hayatı? Onu bize anımsatan ölüm değil miydi?

Evet, bir mezarlıktı kalbim. Kimsesizler mezarlığı. Sahipsiz ve unutulmuş. Mermer sütunlarım yok. Taşlar desen yıkık dökük. Her yerimde otlar bitmiş. Üstümde geçen kıştan kalan karlar hala erimemiş. Papatya gibi bende baharlar görmek istiyorum. İzin vermiyorlar. Her baharda bir kürek toprak daha atıyorlar üstüme. Ve ben hep kardelen olmak zorunda kalıyorum.. Kardelenler ölüyor. Kimse neden diye sormuyor. Kimsenin umurunda değil. Herkes papatyaları seviyor. Şimdi baharlar açmış onların kalbinde. Bense hala toprak altındayım. Filizlenmeyi bekleyen bir tohum misali bekliyorum. Azrail misali bir bekleyiş bu. Ölüleri bekliyorum. Başka kimseler uğramıyor buraya.

...

Vakit ikindi vaktiydi. Sela okunmuş cenaze namazı kılınmıştı. Mezarlığa doğru yürüyordum. Kafamdaki deli sorulardan fırsat buldukça önüme bakıyor ve yolumun ne kadar kaldığını kestirmeye çalışıyordum. Yüzümde aptal bir gülümseme ile mezarlığa girdim. Gözlerimden yaş gelmiyordu artık. Ağlamak anlamsızdı. Ya da alışmıştım. Ölüm korkutmuyordu beni. Bir yoldaş bir sırdaş olmuştu. O da gülümseme mi isterdi. Gülümsemesine vurulmuştum. Her gülümsediğinde Ulubatlı Hasan gibi bir ok daha yiyordum. Sırtımdaki okların sayısını unuttuğum bir anda gözleri geldi aklıma. Ne güzeldiler... Tıpkı Yakamoz gibi gözleri vardı. Gecelerimi aydınlatıyordu. Artık bana bakmıyordu gözleri. Uzak diyarlara gitmişti. Kim bilir hangi ufkun kızıllığına dalmıştı şimdi? Saniyeler içinde ruhumda fırtınalar kopuyor, onun öldüğü kabullenmek istemiyordum. Oysa mezar da ordaydı tabutta. Hocanın “El Fatiha” dediğini duyar duymaz koşar adımlarla uzaklaştım oradan.

Kimse geride bıraktığını düşünmüyordu. Oysa asıl ölenler geride kalanlar değil miydi? Cinayetti bu. Kansız bir cinayet. Ölümlerin en sessizi. Kızılırmak gibi bir çığlık bıraktı geride. Hançerden daha derin bir yara açmıştı. Kaç atasagun gerekirdi bu yarayı iyileştirmek için? Kor ateşlerde dağlanır mıydı bu yara? Kaç körükle harlamalıydık bu ateşi?

Hava kararmış fırtına yaklaşıyordu. Bu gece de uyku yoktu bitap gözlerime. Eve gidemezdim. Bu gece de eski bir dosta misafir olmalıydım. Yine beni en iyi o anlardı. Şehrin birkaç kilometre ötesinde ormanlık alanda ahşaptan ince bir ustalıkla yapılmış küçük bir kulübesi vardı. Geleceğimi öğrenir öğrenmez çayı demlemiş ve şömineyi yakmıştı. Anahtarı verip ayrıldı.  Bir yanda şömineden gelen ateş çıtırtıları bir yanda ona eşlik eden musiki.  Çantamdan defterimi ve kalemimi çıkardım. Önceleri anlamsız bir kaç karalama döküldü kalemimden. Sonra Mete Han’ın ordusu gibi nice fetihler yaptı kelimeler… Bir yanda aşk bir yanda ayrılık at sürdüler günlerce… 

Kim mi kazandı dersiniz? Kimse… Çünkü kimsesizler mezarlığıydı burası… Belki bir parça ölüm kazanmıştı o kadar…

 

Alp Er Tarık, İstanbul, 2020


Not: Bu yazının tüm hakları fikirpusulasi.blogspot.com aittir. Tamamının veya bir kısmının izinsiz kullanılması yasaktır.

Görüş ve önerileriniz için;

Facebook: KatreDergisi

 

Yorumlar