Z'DEN SONRAKİ HARF - Betül Kullu
İnceleme
“Hep gitmek istediğimiz bir diyar vardır ya; işte bu hikâye, o
diyarlardan gelen bir posta güvercini… Ne muştular getirmiş ola ki…” Alp Er
Tarık
Önsöz;
Daha kitabın kapağında yazılanları okur okumaz bir heyecanla yukardaki satırları kaleme almıştım. Gece çakan bir şimşek gibi tüm benliğimde iz bırakmış, çölde görülen bir serap gibi beni kendine çekmişti.
Künye:
Kitap
İsmi: Z’DEN SONRAKİ HARF
Yazar:
Betül Kullu
Tür:
Roman
Yayın
Evi: Cinius Yayınları
Sayfa
Sayısı:126
Konusu:
Roman,
bir yangın sonucu eşini kaybettiğini düşünen bir devlet memurunun zamanla bir
şizofreni hastasına dönüşmesini ve bu süreçte yaşadığı gerçek ile hayal arası
konuları işlemektedir. Romanın başkahramanı Azer, tüm serapların ötesinde Devin’e
(Kahramanın sevdiği. Romanın 2.karekteri) duyduğu aşk sonucu yollara düşer. Gün
gelir Devin onu bulur… Oysa Devin ölmemiş miydi?
Betül Kullu Kimdir?
Z’den
Sonraki Harf kitabının yazarıdır. Betül Kullu kitapları; Cinius Yayınları
aracılığıyla kitapseverlerle buluşmuştur. 22 yaşında olan Yazar, Cumhuriyet
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ‘Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları
Bölümü’nü okumaktadır.
Başlangıç:
Otobiyografik
bir roman olma özelliğini taşıyan kitap, bir yolculuktan ibaret. Yazarın kendi
benliğine yaptığı bir yolculuk bu.
Daha
ilk sayfadan sizi sizden biri karşılıyor kitapta. Hayatımızdan bir kesiti sade
ve yalın ama bir o kadar da merak uyandıracak şekilde sunuyor yazar bize.
İlk
5 bölüm bir hazırlık aşaması. Roman’ın başkarakteri Azer’in sisli dünyasına
girmeden önce son bir uyarı belki de…
6.
bölüme girerken Endülüs’te savaşa girmeden önce tüm gemileri yakan Tarık Bin
Ziyad gibi gemileri yakıyor yazar.
“Kimi seversen sev ama sakın ilk önce
sen gitme. Özlersen geri dönmeye yüzün olmaz. Hasretinden ölür gidersin” diyerek,
ilk meşaleyi tutuşturan yazar, “Çığlıkların
gücüne inanır mısın? Çığlıkların gücü! İçten kopup gelen ama kimsenin
duyamadığı o çığlıkları. Nasıl desem? Gök gürültüsü gibi korkulu ve sağanak…
Nasıl desem, bir çiçeğin kopartılırken çıkardığı ses kadar sessiz ama acılı..
Bu kulakların bile duymadığı şeyler var”… İfadelerini kullanarak bizi
gizemli bir dünyadan haber veriyordu sanki.
Yazarın dünyasına yolculuk
“Ölümün, özlemin, bir sürü can yakan
duyguların hissiyatına yani anlamına ‘acı’ demişler üç harfe sığdırmışlar. Bu
mu yani? Bu kadar kolay mı?” Azer.
Romanı
baştan sona okuduğumuzda kasvetli bir hava sizi sarıyor. Yazar, bir davet
yapıyor aslında. Acılarını, duygularını, korkularını ve hayallerini anlamamız
için bir davet. Ancak kör kuyulara kapatmış kendini. Gizemli bir hava veriyor. Yollara
tuzaklar kurmuş, “gelmeyin burası perili bir orman” diyor. Oysa aldatmacalarla
dolu perili ormanı geçenler için yeni bir dünya bekliyor onları. Aşk ve
sonsuzluk üzerine kurulan bir dünya…
Yazar kendisini ölümsüzlük kulesine
hapsederek biz fanilere yer yer küstahça yer yer küçümseyerek sesleniyor. Kendini
bir şizofreni ile anlatan yazar, bakın ben deliyim! Benden uzak durun diyor.
Oysa Roman’ın ilk bölümlerinden itibaren anlam veremediğim çaldığı kitapları
satan bir çocuk Roman’ın 3. Karakteri olarak karşımıza çıkıyor. Yazar, çocuğa
rehber olmak, ondaki yanlışları düzeltmek istiyordu. Bu, bir zıtlık değil miydi? Romanın kahramanı
Azer, bir şizofreni hastasıydı ve önce onun tedavi edilmesi gerekmez miydi? Bu,
Don Kişotluk nedendi?
Romanın
başkarakterinin yani Yazarın ruhunda derin çelişkiler yaşadığı görmek mümkündü.
Bir yandan perdeleri kapatırken bir
yandan da güneşin seni aydınlatmasını istemek nasıl mümkündü?
Bu
noktada bir hayal kırıklığımda da bahsetmek istiyorum; daha kapak cümlesinden
bir hayat sorgulama vaat eden Yazar, şizofreni bir hikâyede hayat üzerine
sorgulamaları birkaç cümle ile geçiştirmiş.
Peyami
Safa – Samim (Yalnızız Romanı ) yüzleşmesi beklemiyordum ancak, okura cüretkâr
bir davet yapacaksanız bunun altının da doldurulması gerekir. Bir şizofrenin
hayatını okurken daha fazla iç sorgulaması gerekirdi. Ölüm, acı ve aşk üzerine
daha derin düşünceler bekliyordum açıkçası.
Ayrıca
Roman’ın baş karekteri ile Yazarın bütünleşemediğine dair bir hisse kapıldım.
Çünkü Devin’in hikâyesine geldiğimiz noktada daha önce cılız bir dere gibi akan
Yazar, bir anda coşkun ırmaklara dönüşmüştü. Bu bakımdan Devin’in romanda daha
fazla yer bulması gerekirdi. Bu şekilde Yazarın içsel dünyasını daha yakından
görebilirdik.
“En büyük korkum neydi bilir musunuz?
Hayalini kurduklarımı yaşayamamak! Ölmeyi hatırlayınca insan yaptıklarına değil
de yapamadıklarına üzülüyor, ne garip! “ Devin
Evet,
yukarda da bahsettiğim gibi Yazar, Devin olarak romana döndüğünde Azraile
yoldaş olmuş bir cellat gibi korkusuz ve acımasızdı. Yüreğinde öldürdüklerini
hiç tereddüt etmeden okura gösteriyordu. Bu hem bir meydan okuma hem de bir
davetti. Hem çöldeki ağaçları kesiyor hem de yağmur yağmasını bekliyordu.
Final:
“Belki ben ölünce çıkacak bu yazılar gün
yüzüne. O zaman hatırlanacak adım” Devin. Ölüm bir uçurumsa
Yazarın bu uçumu uzun yıllar izlediğini anlıyorduk bu cümleden. Yazar, bu
yılları ya da bu anılarını gri olarak geçmiş.
Ve
bir final cümlesi ile bitirelim: “ Bir
yıldız daha kaydı gökyüzünden. Harabenin tam ortasına düştü. Cidden böyle olmak
zorunda mıydı? Öyle bir titrek bedene sahibim ki ruhum titrek mumun ucunda.”
Kitap
üstat Sezai Karakoç’un kervan şiiri ile son buluyor. Bu vesile ile gençliğimize
bir fener olan üstadı bir sözüyle bizde anımsayarak yazımızı bitirelim:
“Umutsuzluk yok! Gün gelir. Gül de açar.
Bülbül de öter.”
Alp
Er Tarık, İstanbul, 2020
Not:Bu yazının tüm hakları fikirpusulasi.blogspot.com aittir. Tamamının
veya bir kısmının izinsiz kullanılması yasaktır.
Görüş
ve önerileriniz için;
Twitter: Alp Er Tarık
Facebook: KatreDergisi
Yorumlar
Yorum Gönder