Hikâye odur ki bir gün Türk Ordusu tarumar edilmişti. Hun Hakanı, yanında kalan bir tabur asker ile birlikte vatan toprağından kalan son kaleye sığınmıştı. Öyle bir gündü ki o gün, mavi gök çökmüşçesine yağmış; yağız yer delinmişti. O gün sadece düşman değil; toprak ana da yiğit kanına susamıştı.
Yağıyla saatler süren çarpışmaların sonunda Türk Hakan’ı ve yüzlerce yiğit uçmağa varmıştı. Geriye sadece Kartal Savaşçı birliğinden dokuz er yiğit kalmıştı.
Dokuz er yiğit Türk Sancağın yere düşmemesi için vuruşmaya devam ediyordu. Vücutlarında kesilmedik yer kalmayan bu yiğitler aldıkları her darbede daha güçlü ayağa kalkıyor ve onlarca yağıyı öldürüyordu. Dokuz yiğit ölmek bilmiyordu. Onlar ölemezdi de. Onlar Tanrının ordusundan geriye kalan son askerlerdi. Onlar ölürse sancak yere düşerdi. Onları korkutan ölümün soğukluğu değil; sancağın düşmesiydi. Oluk oluk akan kan onlar için ab-ı hayat suyu olmuştu.
Yiğitlerin bu destansı vuruşması mavi göğü ve yağız yeri delmekle kalmamıştı. Gök Tengri’nin huzurunda inzivada bulunun Alp Er Tunga, Tomris Hatun ve Oğuz Kağan ile Türk ilinin tüm ruhları onlar için sagular yakıyordu. Bu sagulara Tanrı dağlarından yükselen bozkurt ulumaları eşlik ediyordu. Bülbüller yanık yanık ötüyor, güller bir bir soluyordu.
Yağmur şiddetini artırmış, esen rüzgârlarla beraber bir fırtınaya dönmüştü. Nuh tufanından beri yağız yeryüzü böyle bir yağmur görmemişti.
Cenk meydanında artık göz gözü görmez olmuştu. Ölüp ölüp dirilen Türkler karşısında kafası karışan yağı askerleri zaman zaman birbirini öldürüyordu. Cesetler o kadar üst üste yığılmıştı ki bir kale duvarını andırıyordu. Ancak gökyüzünde bir tane bile akbaba yoktu. Ne zaman bir akraba cenk meydanına uçmaya kalksa; bir kartal onu anında öldürüyordu. Namertle yiğidin savaşı sadece yerde değildi.
Saatler
saatleri kovalı. Tan vakti yaklaşmıştı. Artık yiğitlerin
damarlarında kan kalmamıştı. Ama onlar ölmemek için hala direniyordu. Kalenin
surlarından sancak indiriliyordu. Kanlarının son damlalarını da aziz toprağa
vermek üzere olan yiğitler son kez kutlu Türk Sancağına baktı.
O sancak ki Gök Tengri’nin yeryüzündeki Kut’uydu.
O
sancak ki Hz. Nuh’un oğlu Yafes’e duasıydı.( Hz. Nuh oğluna şöyle dua etmişti:
“ Sâm’ın neslinden peygamberler, Yâfes’in neslinden krallar ve kahramanlar
çıkacaktır.” Öyle de olmuştu. Türk’ün kılıcı kılına hiç girmemiş; doğudan
batıya, kuzeyden güneye âleme nizam salmıştı. O güne kadar Alp Er Tungalar ve
Oğuz Kağanlar o kutlu sancağı layıkıyla taşımıştı.)
O
sancak ki vatandı, ataydı, anaydı, avrattı ve namustu…
Yedi kat semadan bu duruma daha fazla dayanamayan Oğuz Kağan’ının yiğitlere seslenerek şu koşuğu söylediği rivayet edilir:
Sizin
için Han toyları kurdurdum
Kopuzların
tellerine vurdurdum
Aşı
kımızı masaya koydurdum
Gelin
ey muştulu yiğitler gelin
Demiri
kor ateşlerde dövdürdüm
Yağıları
kılıçlarla öldürdüm
Düşmana
karşınızda diz çöktürdüm
Gelin
ey muştulu yiğitler gelin
Gün
doğmadan cenk için çıktık yola
Bu
savaşın sonu hayırlar ola
Kâğıda
döken Türk’se destan ola
Gelin
ey muştulu yiğitler gelin
Semada
Aldacı Han sizi bekler
Türk
budunu yollarınızı gözler
Atanız
ananız sizleri özler
Gelin
ey muştulu yiğitler gelin
Oğuz
Kağan’dan size buyruk ola
Dökülen
kanlarınız sancak ola
Hakkımız
size helali hoş ola
Gelin
ey muştulu yiğitler gelin
Dipnot:
Koşuk: Toy ve şölenlerde söylenen aşk,
kahramanlık ve doğa sevgisi temalı şiirlere genel olarak “koşuk” denmiştir.
*Bu
yazı iki bin yıl sonra Hun İmparatorluğu’nun yiğit Alpleri, yenilmez Kartal
Savaşçılarına ithafen kaleme alınmıştır.
”
Din-ü Devlet Mülk-ü Millet,
Dâim
olsun Devlet-i Ebed Müddet! “
Alp Er Tarık, İstanbul, Ekim 2020
Not: Bu yazının tüm hakları fikirpusulasi.blogspot.com aittir. Tamamının veya bir kısmının izinsiz kullanılması yasaktır.
Görüş ve önerileriniz için;
Twitter: Alp Er Tarık
Facebook: KatreDergisi
Yorumlar
Yorum Gönder