Sevgili Gülizar’ım;
Sen bu satıları okurken ben afakı aşıp bilinmezliklere dümen kıran bir
gemide esfar-ı bahriyye çıkan mahzun bir yolcu olacağım. Yaralı bir kalp, kırık
bir gönül ve ab-ı ateşin döken bir çift gözle beraber gidiyorum bu şehirden.
Senin olsun bu şehir, bu caddeler ve bu sokaklar… Laleleri, nergisleri,
sümbülleri, yaseminleri, zambakları, gülleri ve derun bahçemdeki nice çiçekleri
sokak çocuklarına emanet ediyorum. Onların pak gönüllerinde hepsi ayrı bir
bağıstan-ı cinân’a dönüşecektir.
Son kez yürüyorum İstanbul’un yanık sokaklarında. İstanbul is kokuyor bense
sen kokuyorum. Hatırlar mısın yedi tepeden yedi güneş batırmıştık… “ Sen
benim ayn-ı şems’imsin bende senin güneşin” derdin. Ah! Bir de eskice
takıntın vardı. “Bu kelimeler beni anlatmaya yetmiyor. Yüreğime dar geliyor”
demiştin. Seni anlamak için sözlüklerle dolaşırdım. Umran’ın da kaybolmuştum.
Sözlükler ise birer sandaldı. Yıllarca kürek çekmeye mahkûm ettin beni. Sonra
dilimizde tek duamız vardı: “ Bizim
güneşimiz hiç batmasın” diye. Sen benden gideli Gülizar’ım tüm güneşleri
karadelikler yuttu. Ne “gün” kaldı
geriye ne de “eş”…
…
Karayel hiç olmadığı kadar sert esiyor,
kulaklarımda uğulduyordu. Ellerim buz tutmuştu. Geminin güvertesinde benden
başka kimse yoktu. Gemiler bir bir limana yanaşıyor sevgililer birbirine kavuşuyordu.
Oysa bu gemi hazan mevsiminin yolcularını taşıyordu. Birer mülteciydik hepimiz.
İstanbul… Ne derin kederlerin ne derin acıların
şehriydi. Şimdi bir cenaze daha kalkıyordu bu şehirden sessizce, usulca. Buz
tutan ellerimi nefesimle ısıtmaya çalışırken senin donan ellerini anımsadım. Bir
şubat ayıydı. Kara kış her yıldan daha sert geçiyordu. Yine seni görebilmenin
heyecanı kapılmış, gözlerim hiçbir şey görmüyordu. Telefonumun şarjının bittiğini fark
etmemiştim. Otobüs arıza yaptığı için buluşma yerimize geç gelmiştim. Bir
yandan tane tane kar yağıyor bir yandan esen rüzgâr kar tanelerini hercümerç
ediyordu. Ay gibi parlak yüzünün iki al yanağı üzerine düşen Sümbül’ün, zemheri
ayazında kar altından açmaya çalışan kardelen çiçeğini anımsatıyordu. Şairleri
lal edecek bu manzara karşısında benim de nutkum tutulmuş, buz tutan ellerinin
soğukluğu ile irkilen yüreğim beni kendime getirmişti. “Aşk, kışı toprak altına
geçiren tohuma benzer. Sevgili ise bahardır. O gelince tüm tohumlar açar, tüm
buzlar çözülür” demiştin. Senden ayrılalı benim gönlüme hiç bahar
gelmedi ey Gülizar’ım. Ellerim o günkü gibi hiç ısınmadı. Yalnızlığa sürgün yedi
dil-i zâr’ım. Payıma düşen Kurt Yalnızlığımı da alıp gidiyorum şimdi bu
şehirden…
…
Demir alma vakti gelmişti limandan. Kaptan
son kez düdükle selamdı İstanbul’u. Güneş Mimar Sinan’a nazire yapar gibi edalı
edalı batıyordu Mihrimah Sultan Camisinin kubbesinde. Güneş batmış, İstanbul
ufuktan kaybolmuştu. Gece kan ve ateşten örülmüş kızıl bir kefen gibi ruhuma
çöküyordu. Ayrılık narında kavrulan gönlüm sönük bir yanardağ gibi kül
oluyordu. Tîg-ı gam-ı aşk ile yaralanan
ruhsuz bedenim şerha şerha kanıyordu.
…
Bu
son mektubum sana. Bu sana gönderdiğim son Kebuter. İster al sakla bu mektubu
ister al yak gitsin. Ne diyordu Cemil Meriç:
"Denize
atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü
boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar."
…
Yanar sinem kor gibi
Bir ok yemiş bozkurt gibi
Mevlidi derki;
Sende düşesin bu ateşe benim gibi
…
Dipnot:
Esfar-ı bahriyye: Deniz yolculuğu
Ab-ı ateş: Ateşli su, Gözyaşı
Bağıstan-ı cinân: Cennet Bahçeleri
Ayn-ı şems: Güneşin kendisi
Tîg-ı gam-ı aşk: Aşkın gam kılıcı
Şerha şerha: Dilim dilim, paramparça
Not: Bu yazının tüm hakları fikirpusulasi.blogspot.com aittir. Tamamının veya bir kısmının izinsiz kullanılması yasaktır.
Görüş ve önerileriniz için;
Twitter: Alp Er Tarık
Facebook: KatreDergisi
Yorumlar
Yorum Gönder