Mürekkep kâğıda aktıkça yüreğimdeki gamın
hafifleyeceğini düşündüm hep. Oysa her yazdığım ayrı bir külfet oldu gönlüme.
Her yazdığım satırda biraz daha yabancılaştım kendime. İlkbahar beklerken
samyeli vurdu gönül ovalarıma. Ruhumda ise bir orman yangını var. Dağ yanıyor,
taş yanıyor ve mavi gök yanıyordu. Afakı duman kaplamış, güneşten günlerdir bir
haber yoktu. Mehtap ise nazlı bir gelin edasıyla yüzünü saklıyordu. Gök kubbem
karalıktaydı…
Yaktığın ateş her şeyi yok ettikten sonra
geriye sonu görünmeyen bir çöl kaldı. Şimdi Mecnun misali yürüyorum o çölde.
…
Güneş doğmayan geceler, yaz gelmeyen kışlar ve
buz tutmuş gönüller bilirim. Yüreği dağlanmış kemîler, sazları bağlanmış
ozanlar, dağları aşmış yiğitler ve çölleri
arşın arşın taşımış âşıklar bilirim. Nereden bildiğimi sorma! Bilirim işte…
Adının vefasızlık olduğunu bildiğim gibi bilirim.
Aynı yolun yolcusu olanlar nasıl bilmez
birbirini? Bu yol ki dikenli, uzun ve meşakkatli. Bu yol ki bir çöl. Bu yolda
vuslata ermek de var akbabalara yem olmak da. Bu yol ki üç kıta yedi iklim gül
gül diye gezen bülbüllerin yolu. Bu yol ki saz ile sözün yolu. Bu yol ki yalnız
kurtların yolu. Bu yol ki çilehane. Bu yol ki Mevlevi Derviş’inin yolu. Herkese
açılmaz bu yolun kapıları. Önce çilehanedeki günleri doldurmak gerek. Özünü
yakmak gerek bu yolda ışık olmak için. Bu yol ki Âşık ile Maşuk’un yoludur.
…
Ey canımın cananı;
İstanbul’dan Tanrı Dağı’na uzanan uzun ve
yorucu bir yolculuğun sonunda nihayet hayalhanemi süsleyen o kutlu yerdeyim. O
kutlu yer ki sıra sıra dağların arasından akan uzun bir ırmaktı. Bakınca, ucu
da sonu da görünmezdi. Edalı edalı akar, gök kubbeye nazire yaparcasına masmavi
kesilirdi.
Yemyeşil bozkırın ortasında köpürerek akan bu
kutlu nehrin tadını uçmağda akan bal nehirlerinden aldığını söylermiş
atalarımız. Sanki Tanrı, kutlu varlıklar için yaratmıştı Selenga Irmağını. Yoksa
bozkırın içinden akan bir ırmak nasıl bu kadar güzel ve büyülü olabilirdi?
Gece Tanrının bir lütfu olarak baba şefkati
ile üzerimizi örterken; ruhlar âlemindeki
ozanlar ve âşıklar bir bir ateşin başına toplanmıştı. Hatta Kopuz Atam yüksekçe
bir tepenin başına oturmuş gülümseyerek bizi izliyordu. Ozanlar kopuz’ un
tellerine vurmaya başlamıştı. Bozkırın kulakları sağır eden sessizliğinde
Selenga Irmağı’nın sesi ve kopuz ’un nameleri ahenk içinde dalga dalga
yayılıyordu. Sıra âşıklara gelmişti…
…
Vur sazın
teline
Ateş düşsün iline
O vefasızın
diline
Dolansın sevdamız
Al kalemi
eline
Ölüm yaz
defterine
Anıt diye
kabrine
Dikilsin
sevdamız
Söyleme o
yâre
Ondan gelmez
çare
Sinen
yanarken hare
Ateşlere
atılsın sevdamız
Söyle
Mevlidi söyle
Bu nasıl aşk
böyle
Yüreğindeki
nasıl bir yaradır öyle
Kanasın
sevdamız
Alp Er Tarık, İstanbul, 2020
Not: Bu yazının tüm hakları fikirpusulasi.blogspot.com aittir. Tamamının veya bir kısmının izinsiz kullanılması yasaktır.
Görüş ve önerileriniz için;
Twitter: Alp Er Tarık
Facebook: KatreDergisi
Kimi kaleme vurur kimi gönülde kalır. Ama dil aynı dil. Aşıkça...
YanıtlaSil