Zaman Yolcusu "Hızır'ı Gördün mü?"

 


Zaman Yolcusu

İstanbul’dan Tanrı Dağlarına Uzanan Bir Yiğitlik ve Aşk Hikâyesi

I.BÖLÜM

Hızır’ı Gördün Mü?

 

Yapraklar sararıyor, esen rüzgârla birlikte bir bir dalından koparak toprağa düşüyordu. Göçmen kuşlar kanatlanmış, süzülerek gökyüzünde kayboluyordu.  Dereler her zamankinden daha gür bir sesle akıyor, adeta ötelerde öten bülbüllere eşlik ediyordu. Rüzgâr artık daha soğuk esiyor, insanın içini ürpertiyordu. Dağların zirvelerini beyaza bürüyen kar taneleri bir yandan sanki onun yüreğine yağıyordu. Duyguları buz tutmuştu. İçinde bir buzdağı büyüyordu. Duyguları dilsiz, kelimeler kifayetsizdi. Tüm doğa daha güzel doğmak için ölürken; o ise ölmek için doğduğunu düşünüyordu.

Mevsimlerden sonbahardı. Karayelin uğultusu kulaklarını tırmalıyor, sanki iç sesini dinlemesini istemiyordu. Yere düşen yaprakların hışırtısı arasında nice vakittir yürüyordu. Yorgunluk hissetmiyor, aksine Leyla’ya kavuşmayı bekleyen Mecnun’un özlemiyle her adımda daha da hızlı yürüyordu.

Yağmur damlaları bir balerin gibi ahenkle dans ederek; gürgen ağaçlarının yapraklarına düşüyordu. Yapraklarda biriken damlalar daha büyük tanecikler halinde toprağa doğru süzülüyordu. Toprak, vuslata eren bir sevgili edasıyla yağmur tanelerini bağrına basıyordu.  Saniyeler belki de saniyelerden daha kısa sürelerde vuku bulan olayları düşünürken, ayakları düşmanına kilitlenmiş bir süvari misali dörtnala at koşturuyordu.

İstanbul’dan birazcık uzakta olsa da en güzel boğaz manzarası Yuşa tepesinden izlenirdi. Bir yanda engin Karadeniz bir yanda tüm Fatihlerin hülyalarını süsleyen İstanbul…

Bu tepe manzarası kadar kutsallığıyla da insanları çekiyordu. Tarihin ilk zamanlarından beri bu bölge kutsal kabul edilmiş; Zeus tapınağı ve Hagios Michale kilisesine de ev sahipliği yapmıştı. 

Bizim hikâyemiz ise bir rüyayla başlamıştı. Kanuni Sultan Süleyman’ın sütkardeşi ve zamanın Şeyhülislam’ı olan Şeyh Yahya Efendi bir gün rüyasında birini görür. Bu kişi ona rüyasında ” Ben Yûşa Peygamberim, beni ziyaret et. Ben şu tepede yatıyorum, gel ve beni bul.” diye seslenir. Şeyh Yahya Efendi bu rüyayı dikkate almaz ve rüyasında gördüğü tepeye gitmez. Ardından ertesi gece aynı kişi tekrar rüyasında girer ve rüyada ” Gelmedin, yarın gel ve beni bul.” der. Bunun üzerine Şeyh Yahya Efendi Hz. Yuşa’nın mezarının yerini araştırır ve mezarın Filistin’de olduğu hakkında bazı bilgilere erişir.

Şeyh Yahya Efendi rüyada gördüğü tepelere tekrar gitmez ve rüyayı ciddiye almamaya karar verir. Fakat o gece tekrar rüyasında aynı kişiyi görür. Bu sefer rüyasında yediği azardan dolayı gündüz uyanır ve hemen rüyasında gördüğü alana gider. Burada bir çoban ile karşılaşır. Ona ne kadar zamandır bu bölgede hayvan otlattığını sorar. Çoban yaklaşık 10 yıl gibi bir süre belirtir. Bunun üzerine Şeyh Yahya Efendi, çobana bu süre içerisinde bu bölgede ilginç bir duruma rastlayıp rastlamadığını sorar. Çoban ise hemen yemyeşil çimenlik bir alanı gösterir. ” Hayvanlarımı buraya ne zaman getirsem orada ki yeşil alana hiç basmadılar. Her zaman etrafından geçip otlandılar. Ne oradaki otları yerler ne de oranın üstüne basarlar. ” dedi. O günden sonra o alana Kanuni Sultan Süleyman tarafından hemen bir türbe yaptırılır.

Türbeyi her ziyaret edişinde bu hikâyeyi anımsar ve gülümserdi. Konstantinapol’ün bile var olmadığı binlerce yıl önce bir Peygamber buraya neden gelmişti? Bu peygamberin kabrini neden Yahya Efendi bulmuştu? Ondan önce de bu topraklarda binlerce âlim ve veli yaşamışken neden Yahya Efendi?

Daha bu soruların cevabını bulmamışken Türbenin kitabesinde yazanlar durumu içinden çıkılmaz bir sır küpüne çeviriyordu. Ancak etrafına bakındığında kimsenin bu sırlarla ilgilendiği yoktu. Bu mübarek mekân bir dilek ağacına dönüşmüştü. Sadece çaput bağlamadıkları kalmıştı.

Kalabalıktan uzaklaşarak, türbesinin boğazı gören sakin bir yerine oturdu. Türbeyi sık sık ziyaret eder, saatlerce oturur boğazı izlerdi. Yüreğine ağır gelen tüm dertleri bir bir yok oluyordu. Burada her şeyi unutuyordu; ölümü bile. Tüm mevsimler ilkbahardı burada. Her gelişinde çiçekler açıyordu gönlünde. Uçsuz bucaksız bir gül bahçesi olmuştu yüreği.

Birden hastane günlerini anımsadı. Soğuk hastane koridorlarından sonra burası sıcak bir vaha gibiydi. Yaşamayanlar bilemez o koridorların insan ruhunda bıraktığı izleri. Bir yanda ölüm ağıtları bir yan da sevinç çığlıkları… Doktorlar, ilaçlar, tahliller ve bitmeyen tedaviler. Hastane odasında yatmak dipsiz bir kuyuya atılmak gibidir. Karanlık, soğuk ve kör… Zerre ışık yok. İntihar psikolojisinin içindeydi. Var olmakla olmamak arasında artık anlamsız bir çizgi vardı onun için. Günlerce o çizgiyi aşmayı düşündü. Bu hastalığın onu yenmesine izin vermeyecekti. Son sözü o söylemeliydi. Günleri hastanede bu düşüncelerle geçerken neyse ki Doktor, “ Kemoterapinin son seansını da bitirdik. Birkaç güne evine dönebilirsin” dedi.

Bir birinden anlamsız geçen günlerin birinde yine kafeteryada oturuyordu. Yan masada biri ihtiyar biri orta yaşlı olmak iki kişi konuşuyordu. İhtiyar olan genç olana nasihatler veriyordu. İhtiyar, “ Müsterih ol evlat. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez. Her derdin elbet vardır bir çaresi” dedi.

Alaycı bir edayla söze karışan Aybek, “ Amca nerde senin bu Hızır? Bize de bir dermanı var mıdır? “ dedi. İhtiyar “ Evlat sen her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bil yeter” dedi. Aybek, kafeteryadan gülerek uzaklaştı. İhtiyar Aybek’in arkasından “ Yuşa Hazretlerinin türbesini ziyaret et “ diye seslendi.

Zaman yine çabuk geçmiş; güneş bir sevgili edasıyla İstanbul’un tepelerine son bir buse konduruyordu.  Aybek’in gözleri yine uzaklara dalmış boğazın serin sularında yüzüyordu.

Ağır adımlarla birin ona yaklaştığını hissediyor ama başını çevirip bakmaya üşeniyordu. “ Selamun Aleyküm “ dedi bir ses. Aleyküm selam diyerek, sesin geldiği tarafa bakmaya çalıştı. Sanki vücudu felç olmuştu. Ne kadar da uğraşırsa uğraşsın o yöne bakamıyordu. “Tekrar karşılaştık evlat” dedi İhtiyar ve Aybek ’in karşısına oturdu. Bu yüz bu sima hiç yabancı gelmiyordu. Aybek, “Siz beni tanıyor musunuz “ dedi. “Hastanede karşılaşmıştık. Ne çabuk unuttun” dedi ihtiyar.  Aybek, “Kullandığım ilaçlar yüzünden “ diyerek olayı geçiştirdi. Oysa şimdi anımsamıştı. Buraya sürekli gelmesinin sebebiydi bu ihtiyar. Ona bir teşekkür borçluydu aslında. Ölümle yaşam arasındaki uçurumda günlerce yürümüştü. Şimdi ise kendini gül bahçesinde hissediyor, aldığı her nefesin tadını çıkarıyordu.

İhtiyar, “neden her gün buraya geliyorsun evlat” dedi.

“Hızır Aleyhisselam bekliyorum.”

“Geldi mi peki?

“Gelecek”

“Nasıl bu kadar eminsin?”

“Hayatınızda hiç yalan söylediniz mi?”

“Hayır, ne münasebet”

“o zaman gelecek efendim. Ölümün gerçekliği kadar eminim”

O, sert mizaç ihtiyar birden gülümseyerek, “Şuan nerde olmak istersin evlat “ dedi. Aybek, istemsizce “ Türk’ün sancağının dünyaya nizam saldığı o çağlarda” dedi. İhtiyar Aybek’in kulağıma usulca fısıldayarak, “ Dediklerimi tekrar et ve sakın unutma. Bu kapının anahtarıdır” dedi ve ekledi “Bismillahirrahmanirrahim. İnnâ mekkennâ lehu fî-l-ardi veâteynâhu min kulli şey-in sebebâ(n)”

II.                BÖLÜM

Adaletin Kılıçla Sağlandığı Çağlar

Hunlar 

...

Not: Hikayenin devamı yakında eklenecektir.

Yorumlar