Altay dağlarının eteklerinden dümdüz ovaya doğru uzanan sonsuz bozkırın ortasında bu kış çok çetin ve yaman geçmişti. Yağan kar hiç erimemiş, kar boyu bel seviyesine kadar çıkmıştı. Şiddetli esen rüzgârla birlikte yağan kar taneleri de tipi şeklini alıyor, göz gözü görmüyordu. Soğuk, bir kasap misali insanının etini parçalıyor, yüzlerde ve ellerde yanık izlerini andıran derin yaralar açıyordu. Köktürk ülkesi yıllardır böyle sert bir kış geçirmemişti.
Köktürk
ülkesini esir alan soğuk o kadar keskindi ki çağlayanlar ve göller donmuştu. Bu
çetin kış şartlarında Köktürkler yazdan biriktirdikleri yiyeceklerle idare
etmişti. Ancak binlerce hayvan soğuktan donarak telef olmuştu. Çaşıtlar ve
ulaklar ilin dört bir yanından Bilge Kağan’ın otağına felaket pusulaları
yolluyordu.
…
Köktürk
ilinde felaketler üst üste geliyordu. Koyun yılının sert geçen bu kış aylarında
bozkırın yiğit cengâveri “Yenilmez
Savaşçı” Kül Tigin hastalanmış ve yatağa düşmüştü. Günlerdir pek bir şey
yemiyor, günden güne eriyordu. O ki gözünün gördüğü hiçbir şeyden korkmazdı.
Hiçbir zaman baş eğmez baş eğdirirdi. Oysa şimdi ölüm soğukluğu karşısında
yatağından kalkacak kuvveti bile kendinde bulamıyordu. Günler günleri kovaladı.
Hastalığı iyice ilerlemişti. Günlerdir sadece su içiyor, tek lokma yemiyordu.
Ağrıları uyumasına dahi fırsat vermiyordu. Tüm bu acılara rağmen yüzünden
gülümseme eksik olmuyordu. Yüzünde ölümü bile öldürmüş yiğit bir savaşçının
gururunu taşıyordu.
Acılarının
hafiflediği zamanlar da gözlerini kapatıp eski günleri hayale dalıyordu. İşte
yedi yaşındaydı. Babasının yuğ törenindeydi. Denizler kadar ağlamak istiyordu.
Ancak yiğit edasından taviz veremezdi. O Aşina soyundan gelen bir Kağan
oğluydu. Kendini tutuyor, gözyaşları sel olup yüreğine akıyordu.
On
altı yaşına geldiğinde bozkırın o güne kadar gördüğü gözü en kara savaşçısı
olmuştu. Amcası ile savaşlara katılıyor, yağıları ot gibi biçiyordu. Aldaçı
Han, sanki onu yeryüzündeki vekili ilan etmişti. Onunla karşılan düşman
askerlerinin gördüğü son şey Kül Tigin’in kılıcı oluyordu.
Tüm
hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyor, o günleri hatırladıkça
bahtiyar oluyordu. Nasıl olmasın ki? Çinliler ile yapılan bir savaşta üç kere
atı vurulmuş, yine de savaşmayı bırakmamıştı. Gökten yağmur gibi yağan oklara
aldırış etmeden atını düşman saflarına sürmüş ve düşman hattını yararak,
Çinlileri şoka uğratmıştı. Düşmanın bile imrenerek baktığı bir yiğitti o. O
anları hatırladıkça içinden “benim gibi bir yiğit daha gelir mi acaba ” diye
geçiriyordu.
…
Uyku
ile uyanıklık arasında bir ses duydu. “Ey oğul, beni takip et” dedi ses. Kimsin
nereye gidiyoruz demeye kalmadan kendisini gökyüzünde beyaz bulutların içinde
buldu. İstemsizce önde giden kişiyi takip ediyor, aklında binlerce soru
dolaşıyordu. Acaba ölmüş müydü? Bu yolculuk uçmağa doğru muydu? Beyaz bir
ışığın içinde yürüyen bu adam kimdi? Zamanın ölçülemediği bir yolculuk sonrası
öndeki adam bir noktada durdu. O da duraksadı. Yönünü hafifçe ona doğdu dönen
adam, “Selam sana ey yiğit savaşçı. Şimdi aşağıya bak ve izle “ dedi.
Kül
Tigin, aşağıya doğru baktıkça bulutlar dağılıyordu. Aşağıda bir yarım ada
vardı. Bulutlar dağıldıkça yeryüzü daha net gözüküyordu. Ancak bu seferde
yerden dumanlar yükseliyor, keskin bir barut kokusu insanın genzini yakıyordu. Baktıkça
gözlerine inanamıyordu. Yeryüzü Tamu gibiydi. Bu bir savaş alanıydı. Ancak
kendisinin gördüğü ve duyduğu hiçbir savaşa benzemiyordu. O, babasından
yüzlerce savaş hikâyesi dinlemişti. Ancak bu savaş başka savaştı.
Kül
Tigin yanındaki adama dönerek, “efendim bu nedir böyle” dedi. Adam sakin bir
tavırla “daha aşağıya in evlat, yakından bak “ dedi.
İlahi
bir emirle Kül Tigin, yeryüzüne doğru yaklaşıyordu. Gördüklerinden sonra
yüreğinde bir ürperti hissediyor, içini yavaş yavaş bilinmez bir korku
kaplıyordu. O ki elli bin kişilik Çin ordusunun içine dalarken bile korkmayan
bir yiğitti.
Top
sesleri ve silah seslerinden kulakları sağır olacak gibiydi. Savaşın yoğun
olduğu bir nokta dikkatini çekti. Bir grup asker diğer gruba hücum ediyordu.
Ancak daha mevzilerinden çıkar çıkmaz vurularak, yere düşüyordu. Yine de
arkadan gelenler aynı kararlılıkla hücumu tekrarlıyor, sanki ölüme
koşuyorlardı. Bu hal bir süre daha devam etti. İnsan cesetlerinden kara toprak
görünmez olmuştu. Akan kandan dolayı toprak kızıl bir göl halini almıştı. Bu
savaşta insan bedenleri süngü ve mermilerle orak gibi biçiliyordu. Ancak hücum
edenler hala vaz geçmiyordu. Taburdaki son asker de ölene kadar hücum devam
etti. Bu olay Kül Tigin’in tüylerini diken diken etti. Kendi zamanında bile
böyle bir yiğitlik ve böyle bir inanmışlık görmemişti.
Gözleri
kararan Kül Tigin olduğu yere çöktü. Yanındaki ses “ izlemeye devam et evlat”
dedi. Daha ne izleyecekti? Daha ne görebilirdi ki?
Yanındaki
adam az ileriyi işaret ederek, “ oraya bak, oraya” dedi.
Gençlik
yıllarına dönmüş bir kıvraklıkla tekrar ayağa kalkan Kül Tigin, adamın
gösterdiği yöne baktı. Üniformasından komutan olduğu anlaşılan bir adam, çocuk
denilebilecek yaşta duran bir grup asker ile bir şeyler konuşuyordu. Kül Tigin daha da yaklaştı. Çocuklar
komutanlarına az önceki savaşın geçtiği ve herkesin öldüğü alanı göstererek,
kendilerini de cepheye göndermesini istiyordu. Komutan bu hususa şiddetle karşı
çıkıyor, bu körpe vatan evlatlarını ölüme göndermek istemiyordu.
Kül
Tigin’in çocuklardan biri dikkatini çekti. Saç rengi hepsinden farklıydı. Kül
Tigin, yanındaki adama dönerek, bunun nedenini sordu. Adam,
“Bu
topraklarda üç şeye kına yakarlar evlat:
1- Gelinlik kıza; gitsin
ailesine, çocuklarına kurban olsun diye…
2- Kurbanlık koça; Allah’a kurban olsun diye…
3- Askere giden yiğitlere; vatana kurban olsunlar diye…” dedi
Kül
Tigin, yanındaki adamla bu durumu tartışırken Kınalı
Ali ve arkadaşları “ Allah Allah” nidaları arasında ölüme koşuyordu. Bu
manzara tarif edilemezdi. Bu manzaraya yürek dayanmazdı. Babası öldüğünde bile
ağlamayan bu yiğit, gençlerin korkusuzca
ölüme yürüyüşü karşında gözyaşlarına hâkim olamıyor ve gözyaşları Orhun Nehri
gibi akıyordu.
“Kimdir
bu yiğitler” diye sordu yanında ki adama? Adam, bir şairden alıntı yaparak şu
şiiri okudu:
“Şüheda
göğdesi, bir baksana, dağlar, taşlar..
O,
rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar.
Yaralanmış
temiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir
hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey,
bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten
ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne
büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i..
Bedr'in
arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.. “
Adam
şiiri okurken, hücuma geçen çocuklar bir bir toprağa uzanıyordu. Yer gök
çocukların “Allah Allah “ nidalarıyla inliyordu. Bu nidalar içinde Kül Tigin
birden irkilerek uyandı. Ne savaş vardı ne de çocuklar. Ancak hala ağlıyor,
gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Bir müddet sonra çadırına göz gezdirdi. O an
rüyasında ki adamı gördü. Rüya ile gerçek birbirine karışmıştı.
Bir
gayretle “siz kimsiniz ve o gördüklerim gerçek miydi “ diye sordu adama.
Adam,
“ Ben Oğuz Kağanım. Gördüklerinde gerçekti. Hani sormuştun ya ‘benim gibi bir
yiğit daha gelir mi diye’ cevabını vermeye geldim” dedi ve ekledi: “Yiğitlik
sadece savaş kazanmakla olmaz. Vatan için gözünü kırpmadan ölmektir asıl yiğitlik
evlat”…
“Ölüme
koşarcasına giden o yiğitler senin on bir asır sonra dünyaya gelecek
torunlarındır”.
Kül
Tigin, “Artık ölebilirim; soyumdan böyle cihangir yiğitler gelecekse huzur
içinde ölebilirim” dedi.
…
Yıllardan
koyun yılı aylardan şubat ayı gecelerden ise 17. Geceydi. Gözleri yavaş yavaş kapanıyordu. Uçmağın
kapası aralanıyor, bir ışık süzmesi dışarıya yayılıyordu. O ışık süzmesinin
içinde atası İlteriş Kağan ve anası İlbilge Hatun onu bekliyordu. Yavaş
adımlarla onlara doğru yürüyen Kül Tigin’in kulaklarına daha önce hiç duymadığı
bir name tınısı geliyordu. Namelerden şu ağıt dökülüyordu:
“Hey
onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı”…
…
“Bu topraklar, istiklal uğruna
istikbalinden geçenlerin, bir hilal uğruna nice hayasız akına kendini siper
edenlerin vatanıdır”
…
Sonsöz:
Yüce Allah, Hanif Dininin Sancaktarı Türk
Milletini, Türk Devletini ve Türk Ordusunu muzaffer kılsın!
Çanakkale Zaferi'nin 106. Yıldönümü kutlamaya hazırlandığımız şu
günlerde; hak batıla galip gelsin diye, Türk’ün Sancağı yere düşmesin diye Hz. Nuh’tan bugüne
kadar nice hayasız akına canlarını siper eden tüm kahramanlarımızı rahmet
ve minnetle anıyorum.
Öneri Makale:
1- ÇanakkaleRuhunu Yansıtan Kınalı Ali’nin Hüzünlü Hikâyesi
2- HeyOn Beşli Türküsünün Hazin Hikâyesi
Yazar: Alp Er Tarık, İstanbul , Mart 2021
Not: Bu yazının tüm hakları fikirpusulasi.blogspot.com aittir. Tamamının veya bir kısmının izinsiz kullanılması yasaktır.
Görüş ve önerileriniz için;
Twitter: Alp Er Tarık
Facebook: KatreDergisi
Yorumlar
Yorum Gönder