Kurt Yalnızlığı “ Kırık Kopuz”

 


Her şeye biraz en çokta sana kırgınım.  Sen ki yazılmamış şiirlerim ilham kaynağı, sen ki gelmemiş baharlarımın müjdesi ve sen ki henüz görmediğim en güzel rüyalarımın sabahı…  

Her şeye biraz en çokta dargınım. Uzak diyarların birinde yağmuru kucaklayan bir ağaç gibi sırılsıklam olmuşum. Yapraklarım dökülüyor tek tek. Mevsim sonbahar mı bilmiyorum. Akrep yelkovanla savaşta. Pusulalar desen çoktan şaştı. Bir fırtınanın içine sürüklüyor akıntı beni.

Her şeye biraz en çokta sana âşıktım. Eylül’ü de bir başka seviyordum. Yaprakların teker teker döküldüğü, çiçeklerin birer birer solduğu bir zamanda cennet çiçeklerin en güzelini “Belinay Çiçeğini” çıkarmıştı karşıma. Ay gibi parlak yüzünün her hücresinden ışık huzmeleri yayılıyor ve gözlerimi kamaştırıyordu. O andan sonra her aydınlığa âmâ olmuştum. İlk görüşte sürgün yemiştim ceylan gözlerine. Sen güneşimdin bende sana meftun meftun dönen gezegenler. Aşkının kafesine kapatılsa da aşk bülbülüm kendini dünyanın en özgür kuşu hissediyordu. Aşkın olmadığı bir dünya asıl sürgün yeri değil miydi?

Her şeye biraz en çokta sana uzağım. Sensiz kentlerin birinde kâğıttan bir uçurtma misali rüzgâra kapılmış sürükleniyorum. Aylar süren yolculuk rüzgârı bile yormuştu.

Ve rüzgâr sordu:

“Bir nehir kenarında dinlenelim mi?”

“Olur, ancak hangi nehir?”

“Öyle bir nehir ki dünya üzerinden ondan daha nazlı akan ondan daha insan ruhuna şifa veren bir nehir görmedim”

“Ve görüyorum ki senin ruhun parça parça bölünmüş, şerha şerha kanıyor”

Sonra Orhun Irmağı’nın serin sularına bıraktı beni usulca. Yemyeşil bozkırın ortasında köpürerek akan bu kutlu nehrin kaynağının uçmağdan geldiğini söylermiş atalarımız. Rüzgârların bozkırda yaydığı bir söylentiye göre ise ruh hastaları ve aşk elemine tutulup divane olanlar bu nehirden üç vakit içse şifa bulurmuş.

Orhun nehrinin huzur veren sesine dalmış bir süredir dünyadan kopmuştum. Vakit epey geç olmuştu. Yanan ateş sönmek üzereydi. Ruhumda ki sıkıntılar bir nebzede olsa gitmişti. Ruhum şimdi arafta avare avare dolaşıyordu. Ateşi harlayıp yanına doğru uzandım. Ay oldukça parlaktı. Bozkırı hoş bir ışık kaplamıştı. Ay’ın ışıkları Orhun nehrinin sularında nazlı nazlı süzülerek tekrar gök semaya doğru yol alıyordu. Yıldızlar da o kadar çoktu ki baktıkça bana yaklaşıyordu. Sanki elimi bir uzatsam elime konacaktı. Göz kapaklarım ılgıt ılgıt esen yelle birlikte küçülüyor yavaş yavaş kapanıyordu.

Duyduğum müzik tınısıyla kendime geldim. Uzaklardan yanık bir müzik sesi geliyordu. Ses gittikçe yaklaşıyordu ancak karanlıktan bir şey görünmüyordu. Gökyüzüne baktım ay batmıştı. Karaltısından bir insan olduğu belli olan biri hem kopuz çalıyor hem de bana yaklaşıyordu. Yanıma iyice geldikten sonra:

“Merhaba evlat” dedi

“Merhaba”

“Âşıkların dermanı kopuzdan geçer evlat. Al şu kopuza çal da gönüllerimizin pası silinsin”

“Ben kopuz çalmayı bilmem ki”

“Çalarsın evlat çalarsın. Hele bir vur bakalım teline”

Ben kopuzun elime alıp tellerine vurmaya niyetlendiğim zaman saçları ve sakalları beyazlamış ihtiyar ateşi harlamıştı. Gece aydınlaşmış şimdi yüzünü daha iyi seçebiliyordum. “Hadi evlat, zaman az yol uzun” dedi.

 

Kımız su gibi akardı

Nece maniler yakardı

Güzeller bize bakardı

Kopuzun tele vurunca

Gönlüm derin yasta

Kalemimse nadasta

Yar selam vermeyince

Dil hasta kelam hasta

Kalemimiz kırıldı yazmaz oldu

Kopuzun teli koptu çalmaz oldu

Mevlidim bu diyara sığmaz oldu

Düştü gitti çöle mecnun misali

 

Not: Bu yazının tüm hakları https://mevlidi.blogspot.com aittir. Tamamının veya bir kısmının izinsiz kullanılması yasaktır.

Görüş ve önerileriniz için;

Twitter: Alp Er Tarık

Facebook: KatreDergisi



 

 

 

Yorumlar